241 Okunma

Edith Piaf; Sevmeyi seven kadın

1

Edith Piaf; Sevmeyi seven kadın

Sevgili Edith Piaf… Onun adını söylemeyi çocukken ne çok severdim. Nedense o “p” ve “f” seslerini çıkarmaktan hoşlanırdım. İlk annemden duymuştum o adı. Babam yabancı şarkıcıları filan bilmezdi, ondan türk Sanat Müziği ve Halk Müziği şarkıcılarını duyardım. Edith Piaf’ı ciddî olarak dinleme yıllarım üniversiteye denk gelir. 76-77-78 ve sonrası tüm yıllar. Küçüksu’daki öğrenci evimizde sürekli dinlerdik. Piaf, Aznavour, Yves Montand, Brel…O yıllarda o güzel şarkılar yüzünden Fransızca öğrenmeye karar verdim ve bunu yapmaya soyunduğumda aradan tamı tamına yirmi yıl geçmişti…Fransız Kültür’de ders veren hoca herkese ne için öğrenmeye geldiğini sorduğunda en ilginci benim cevabımdı. “Fransızca şarkıları anlayabilmek  ve söyleyebilmek için” . Hoca, “Alkışlayın arkadaşınızı” dedi. Gençti çoğu, hiçbiri arkadaşım olacak yaşta da değildi ya , neyse…Otuzdokuz yaşındaydım.

Evet, Piaf’ın, o güzelim minicik kadının-benden de kısaymış 1.47-, incecik kaşlı, hüzün yüzlü aşk kadınının hayatına ufacık bir bakalım, ne yaşamış, ne izler bırakmış acılar ve şarkılarla geçip gittiği bu dünyaya… Elbette o dopdolu yaşamın sadece en önemli köşetaşlarına dokunabiliriz ancak…

19 Aralık 1915 Paris, Belleville’ de Edith Giovanna Gassion adında bir kız doğar.. Annesi yarı İtalyan, yarı Tiflis asıllı bir göçmen olan 17 yaşındaki Annetta Giovanna Maillard, babası Louis-Alphonse Gassion’dır.  Piaf’ın annesi sokakta ya da nezih olmayan yerlerde şarkı söyleyerek yaşamaya çalışan bir kadın, babası ise sokaklarda akrobatik gösteri yapan bir cambazdır. Sanatçı bir aileye doğmak da bu olmalı herhalde?. Kısa bir süre sonra annesi Maillard, kızını iş bahanesiyle büyükannesine bırakıp terk ediyor şehri ve İstanbul’a gelip gazinolarda şarkı söylüyor, hayat kadınlığı yapıyor.

Açlıktan ölecek kadar kötü bir durumun sınırlarında büyüyen Edith’i babası 2 sene sonra, 1917’de Normandiya’da Fransız ordusuna katılınca genelev işleten büyükannesinin yanına bırakıyor. Fakat işler bu kadarla düzelmiyor. Henüz 4 yaşındayken menenjit hastalığına yakalanan bu küçük kız kör oluyor. İyi bir şansla ya da başka bir kaynağa göre tedavi ile, 2 sene sonra Edith’in âmâlığı kendiliğinden geçiyor. Ciotti Sirki’yle 7 yaşındayken ilk turnesine çıkan Edith, bu turnenin getirisi olarak da 10 yaşından itibaren sokaklarda şarkılar söylemeye başlıyor. 14 yaşında babası onu sokakta akrobasi  gösterisi yapmaya zorluyor ama o yapmıyor. Paris’te sokak sanatçısı olarak yaşamaya çalışırken, ki henüz yaşı 15’tir, en iyi bildiği şeyi yaparak şarkı söylüyor, şarkı olarak da Fransa millî marşı La Marseillaise’i seçiyor. Piaf kısa bir süre sonra babasından ayrı şekilde kenar mahallelerde söylüyor şarkılarını. Sesi öyle farklı ve özeldir ki, son damlasına kadar da kullanmaktan asla çekinmediğinden sokaktaki herkes onu büyük bir beğeni ile dinliyor artık. O yıllarda P’tit Louis ile tanışıyor, ilk aşkı olacaktır Louis. Kendi 16, P. Louis ise 17 sindedir. Bu aşk onu babasından ayrılıp Louis’le yaşamaya itiyor. O yoksulluk içinde bir de Marcelle adında kızları oluyor ama onu 2 yaşında menenjitten kaybediyorlar. Maalesef bu acı Edith’i bar köşlerinde içki içen bir kadın haline sokuyor. Bir daha eskisi gibi olmayacaktır. Bu sokaklar ve ucuz barlar, derbeder yaşam hayatı boyunca onun arkadaşı, bir parçası olacaktır. Henüz 18 indedir ama öyle batmıştır ki çıkmaya yeltenmiyor bile. (bu kendi tanımıyla bir ifadeydi, maalesef.) Barlar, pezevenk ve fahişelerin ortasında süren gençlik yıllarında o zamanki erkek arkadaşı olan Albert onu bedenini satmaya bile zorluyor.

1935, Edith 20 yaşındadır. Bir gün sokakta şarkı söylerken hayatının şansını ona verecek olan biri dinliyor onu. Louis Leplée. Daha ilk duyduğuna kaldırım serçesinin sesine aşık oluyor. Ardından onu kabaresinde söylemeye de razı ediyor. “La Môme Piaf” adıyla başarıyı bir gecede yakalayan büyülü ses Edith’in adını Louis Leplée, “Piaf” yapıyor. Yayılan ünü sayesinde tanınan kaldırım serçesinn sahne aldığı mekanlar dolup taşıyor. Hakettiği ünü yavaş yavaş yakalamaya başlamışken, Louis Leplée bir saunada garip bir şekilde öldürülüyor. Sanatçı bu sebeple derin sorgulamaları yaşamak zorunda kalıyor. O dönem Piaf için oldukça zorlu geçer elbette ve popülaritesi de kayboluyor. Bir suçlu gibi adeta halkın nefretini kazanıyor.

Bu dar boğazdan kurtulmak için bir şeyler yapmaya karar verip Raymond Asso’yu arıyor. Profesyonel müzik hayatına dönüp eğitim alıyor. İstediği dönüşüm olmuştur ve o eski ününe “Edith Piaf” olarak kavuşuyor. Önce kabare ve varyetelerde, 1936’dan sonra da çıkardığı plaklarla ünleniyor. “La Vie en Rose” şarkısıyla 2. Dünya Savaşı sonrası büyük ün sağlıyor… Gerçekten de çok güzel bir şarkıdır “Gülün Yaşamı” 1940’ların sonunda Amerika Birleşik Devletleri’ne düzenlenen turneler ile de dünya listelerinin ilk sırasına yerleşiyor.

Bildik başka bir isim daha sanat adına dokunuyor hayatına, şiir ve sinema arasında ortak bir dil arayan yönetmenlerin başında gelen Jean Cocteau…Piaf için özel bir oyun yazıyor ve Piaf başarıyla oynuyor. Tiyatroda da kendini ispat eden Edith, aynı zamanda Montmartre-sur-Seine isimli bir filmde de rol alıyor. Oyunculuğu da şarkıcılığı gibi etkilidir. Kendini geliştirmeye ara vermeden devam ediyor. Tiyatro içi turnelere gidip,  Amerika’da konserler veriyor.

Belli bir yerden sonra sanatçılar yeni keşifler yapıp bu şekilde de kalıcı olmaya başlarlar. Piaf da öyle bir sanatçıydı. 1940’lardan itibaren ünlü insanlarla aynı çevrelere girip çıkmaya başlayan Edith Piaf 1944’te Yves Montand’ı keşfediyor. 1950’lerin başındaysa Charles Aznavour’u kendisiyle turnelere götürüp müzik dünyasına sokuyor. Dünya çapındaki bu iki sanatçıyı ona borçluyuz.

Ve tabii aşkları…Sevmeyi seven kadının çok aşkı olur…16 yaşından itibaren Edith’in hayatına da pek çok erkek girer. Bunların arasında kızının babası olan ilk aşkı Louis Dupont, Albert adlı bir kadın satıcısı, Yvés Montand gibi dev bir sanatçı da yer alıyor. Ancak ünlü sanatçının hayatında en çok sevdiği erkek, orta siklet dünya şampiyonu boksör Marcel Cerdan’dır. Cerdan evlidir. Fransa’da da tanınan bir insandır. Ancak tüm zorluklara, evlilik hayatına ve aradaki mesafeye rağmen ilişkileri devam ediyor. Aşk işte…Her şey çok güzelken, o korkunç uçak kazası ile hayatı altüst oluyor Edith’in… Marcel, Edith ile buluşmak için Ekim 1949’da Paris’ten New York’a uçarken uçağı düşüyor. Kimse sağ kurtulamıyor…Piaf, Marcel öldükten sonra tamamen değişiyor. Ağrı kesici, alkol ve morfine tamamen bağımlı hale geliyor. Bir trafik kazası sebebiyle hayatı boyunca omuriliği iyileşemiyor. Sonraki hayatı boyunca yarı kambur bir şekilde yürüyor. Çareyi evlilikte arayıp, 1952 yılında şarkıcı Jacques Pills ile evlenince yine dünya gündemine oturuyor. Her yerde bu haber vardır. İkinci ve son evliliği de 1962’de kendisinden 20 yaş küçük Yunan asıllı Théo Sarapo ile olur. “A Quoi ça sert l’amour “ (Aşk neye yarar ki?) şarkısında Sarapo ve Piaf’ın muhteşem düeti dilden dile geziyor o zamanlar. Hala da en güzel şarkılardan biridir bence…

Fransız rivierasındaki Plascassier’de 10 Ekim 1963’te karaciğer kanserinden ölüyor.-Cannes- Eşi Theo’ nun  aynı gece cenazesini gizlice Paris’e getirdiği, böylece hayranlarının “Édith Piaf’ın kendi evinde öldüğünü” düşüneceğini umduğu söylenir. Kimbilir belki de doğrudur? Onun değerli, kadim dostudur J. Cocteau ve 11 Ekim günü Édith Piaf’ın öldüğü açıklanınca ,aynı gün hayata veda ediyor. Cocteau’nun, Piaf’ın ölüm acısına dayanamayan kalbi atmaktan vazgeçmiştir…Nasıl güzel bir bağ olduğunu siz düşünün artık…Yaşaması bir olay olan güzel kadının ölümü sıradan olabilir miydi? Tabii ki olmuyor. Tutucu Katolik kilisesi yaşarken yaptıklarını onaylamadıkları Piaf’ın dini törenini yapmak istemiyor. ( Paris Başpiskoposu) Ne gam! Tabutu Père-Lachaise mezarlığına götürülürken on binlerce onu seven insan sel gibi akar sokaktan. Mezarlıktaki törende 100.000 den fazla insan vardır. (Bu rakam okuduğum farklı yerlerde 40.000 ile 100.000 arasında değişiyor) Ünlü şarkıcı Charles Aznavour, Édith Piaf’ın cenaze törenini anlatırken “İkinci Dünya Savaşı sona ereli beri bütün Paris’in trafiğini tamamen kilitleyen başka bir olay yoktur.” der.

O kaldırım serçesi, o minicik dev kadın yaşadığı acılardan beslenerek üretti. Cesur ve sıradışı yaşamı sayesinde kültleşti. Yaşadığı zamanın Fransa’sında en sevilen sanatçılardan biri olan Édith Piaf; “muhteşem bir ses, ilginç ve asi bir kişilik, zorluklarla geçen bir yaşam öyküsü” sözleri ile tanımlanabilir belki. Belki…Yeter mi? Yetmez tabii ki. Sanatçı duruşu kavramı diye bir şey var, böyle olur olsa olsa…Tavizsiz ve özgür, olduğu gibi, istediği gibi, gelişerek-değişerek-üreterek-TOPLUMA RAĞMEN.

Hayatını “hayatım” diye bir eserde toplamış, bir otobiyografiye imza atmıştır. Uyuştucu kullanan, sinir krizleri geçiren, aşık olan, hüsran yaşayan bu sıradışı aşk kadını tüm şarkılarında acıyı sonuna dek hissettirmiştir. Zaten onu oluşturan şey, muhtemelen bunca acıyı çekmesiydi. 1963 yılında öldüğünde Fransa’nın en çok sevilen aşk sanatçısı, her şeyden öte Fransa’nın bir ikonu haline dönüşmüştür. Bunun her zerresini hak ederek…

“ vie en rose” (1946), “Hymne à l’amour” (1949), “Milord” (1959), “Non, je ne regrette rien” (1960) en ünlü parçalarından bazılarıdır. Haziran 2007’de La Vie En Rose adıyla, hayatını anlatan bir film gösterime girmiştir. Aynı zamanda hayatını anlatan başka filmler, tv serileri bulunmaktadır. Bunlardan biri PBS’de yayınlanmış “Tony Award sahibi Piaf” adlı bir televizyon serisidir.

Kimin söylediğini bilmeyen biri bile onun her hangi bir şarkısını duysa eminim o sesten etkilenir ve kim olduğunu merak edip öğrenir. Zaten mutlaka bir yerlerden duymuştur…

“Ben hep, herşeyi sonuna dek, sevgiyle yaşamayı seçtim. Ölüm benim için ürkütücü bir şey değil. Ben ancak, şarkı söyleyemediğim zaman ölürüm” diyerek tüm zorlukları sevgiyle aştığını vurgulamış bu güzel kadını ve dünyaya bıraktığı izleri çok seviyorum…Hep de seveceğim. Anısına saygıyla.

1 Yorum

  1. Edith Piaf,(kaldırım serçesi veya küçük Piaf)
    Annem onun iflah olmaz hayranıydı
    Bizim ev onun sesıyle yankılanırdı pazar günleri özellikle añnemin tatil günü ve tüm şarkılarını ezbere bılır ve oda söylerdı.
    Edith Piaf bu dünyaya eşsiz sesiyle silinmez imza atan eşsiz bir sanatçıdır.
    Tesekkürler .

Yorum Yap

Suna TEPE