208 Okunma

Emeğimiz olsun ki, gururumuz da olsun

1

Sevgili Okur; bugün seninle bir kahve içelim. Anlatacak çok hikayem, derdim, sevincim var hayata dair. Ben anlatayım, sen ister dinle, ister oku!! Sonrasında ister sev beni, ister küfür et peşimsıra..

Lisedeyim daha, okulun öğle arasında arka sokaklardan birinden duyduğum ilk Sevinç Eratalay sesinden bir türkünün peşi sıra koştum, sokağın sonunda Ufuk Uras ile tanıştım..

Biz, Özal’ın kaybettirdiği kayıp kuşak çocuğuyuz. Parti marti bilmeyiz ama türküleri de severiz. O gün bağlamanın teli ile bağladılar da beni; ürke ürke okulu asıp ÖDP’nin mitingine gittim, Ufuk URAS kürsüde. Bugün o mitingten aklımda kalan tek şey, Ufuk Hoca’nın alandaki polislere bakarak söylediği “Üniformalı Yoksullar” sözüdür. Bu deyimi anlamak için okumaya, ete kemiğe büründürdüğüm andan bu yana da anlatmaya gayret ederim.

Dönüp, aradan geçen yıllar için yaşam abaküsümden bir boncuk kaydırıp sayınca görüyorum, bahsettiğim 18 yıllık bir gayret imiş. Bugün sahip olmak için çoğunun bir sürü şey feda etmeye razı olduğu ünvanların çoğuna sadece taban tarafından layık görüldüğüm için sahip oldum.  Merkez ilçe başkanlığı, il başkanlığı, parti bölge sorumluluğu, ilçe/il/genel kurul delegeliği, aklınıza ne gelirse. Hiç bir yere aday olmadım ben, aday gösterildim, seçildim. Unutursak ayıp olacak, bir kere de atandım. Ama emin olun, hepsinin bedelini ödedim. Mesela, ömrümün son yedi ve muhtemelen bundan sonraki tüm yıllarını sürgün gibi memleketimden ayrı geçirmem en çok üzüldüğümdür. Çocukluğum, ilkgençliğim  hep memlekette kaldı, sığdıramadım valizime.

Neyse, benim olan değil; bizim olan dertlerimizi konuşalım bugün. Zaman yeter de, yazdığımız bu köşenin satırları yeter mi bilmem ama. İşçilerimiz, köylümüz, memurlarımız, emeklilerimiz, taşeron denen köle sahiplerinin eline düşmüş olan insanlarımız, evsizlerimiz var. Hayvanlarımız var. Hepimizin bir ailesi var, ortak dertleri huzurlu bir ülkede yaşamak olan!! Gelin, bu insanlarımızı konuşalım sizlerle. Konuşalım ki, unutulmasınlar, görmezden gelinmesinler. Kırmızı mavi çakar lambalı arabaların arka sağ koltuklarında oturanlara yem olmasınlar! (Bir dakika Ali Abi, yanlış anlama hemen, burada özel şoförlü BMV marka arabasına çakar taktırıp dolaşan CHP Bursa İl Başkanı’na takılmadım. Onu daha sonra eleştireceğim, bu yazıda değil)

Zamanımız çok dedik. Bu yüzden konuşmaya başlamadan bazı hususlarda anlaşmamız lazım. Birincisi bir vazgeçiş olsun, öncesinde bir özeleştiri ile.. Baharı örgütlerken, baharı öğütleyen olduk.  Bundan vazgeçip, tekrar baharı örgütleyen bizler olalım. Bahar umuttur.  Öğüdü zaten 6 Mayıs  1972 seherinde Deniz’in, Hüseyin’in ve Yusuf verdiler de gittiler. Kavgaya sarılalım, omuz verelim diyeceğim ama, bunu yanlış anlayıp, birbirimizle kavga etmeye, birbirimize omuz atmaya çalışanlar olur diye de korkmuyor değilim. Bu korkum da, benim itirafım olsun.

“Efendim Muharrem amca?, Anladım, ama o da başka bir günün konusu olsun. Gelip mahallede çay içeceğim seninle, ondan sonra yazacağım.” Muharrem amca Yeşilyayla mahallesinden, Yıldırım’dan; biraz heyecanlı, benim de derdimi yaz diyor ama onu sonra anlatacağım size.

Anlaşmamız gerekn ikinci konu ise Sol yumruğumuz havada iken, sağ elimizle cebimizde tuttuğumuz paramızdan değil; halkın bize olan güveninden, inancından güç almamız gerektiği olsun. Halka umut olduğumuz sürece, daha da doğrusu halk olduğumuz sürece var olacağız, bunun farkında olalım.

Barikatta polisin sert müdahalesinden çekinip “Arkadaşlaaarr!!! Sessizce Dağılıyoruz” diyen pısırık yürüyüş önderi olmaktan vazgeçip, bütün bir inanlığı nasıl yönlendiririz, bunun çaresini arayalım.

Tarlada bırakılan domates, sesi kesilen dokuma tezgahı, öğretmenin elinden düşen tebeşir, yırtık yerinden dikilen cızlavit, dolmuş parası olmadığı için günlük 20km yürüyen ayağın sızısı olsun derdimiz evvela…

Biz severiz romantik yaşanmışlıkları, size Necibe Teyze’yi anlatayım. Necibe Teyze olsun derdimz. Bu pazar günü yürürken Görükle’de bir apartmanın giriş katında elindeki tencereye bakarak ağlıyordu Necibe Teyze. Durup sordum “Teyze, hayırdır? sıkıntın ne ki ağlıyorsun?” Yemeği ocakta unutup, uyuduğunu, böylece de yemeğinin yandığını anlattı. İstemsiz güldüm, bir daha yaparsın, bunun için ağlanır mı dedim, yalan yok, bunu biraz da dalga geçerek söyledim. Ama keşke sormaz olaydım, dilim o an lal olsa idi de sormayaydım, bunun için ağlanır mı diye. Necibe Teyze, “Ah” dedi, “Evlat, evde bir yemeklik daha pirinç olsa elbet ağlamam”.

Necibe Teyze’nin evinde olmayan bir su bardağı pirinç derdimiz olsun, dostlar!!

Derdimizi, derdinin ucuna eklemeyenlerle olsun derdimiz de kavgamız da. Başkan’ın kim olacağı önemli değil, tabanda kimlerle omuz omuza vereceğimiz olsun derdimiz. Yarın öbür gün önümüze koyulup, birini seçmek zorunda kalacağımız listeler, oy pusulaları değil; hiç kimsenin baskısı ve diktesi olmadan seçim yapıp yapamadığımız olsun derdimiz. (Bunu da gündeme bir not olsun diye söylüyorum bakın.)

Velhasılı, derdimiz dertsin günlere uyanmak olsun. Bunun için çabamız olsun. Emeğimiz olsun ki, gururumuz da olsun. Saklımızda, ülke batarken hiç birşey yapmamanın utancı değil; o gün kavgada ben de vardım diyebilmenin kıvancı olsun!!!

Umudumuz olsun, sevinçle uyanacağımız sabahlarımızla…

 

 

1 Yorum

  1. Umutla uyanacağımız sabahların geldiği gün
    Necıbe teyzeler bize kapamalar yapacak.
    Biz kızıla kesmiş gülüşlerimizle halaya dururken.
    O umutlu günler gelecek birgün mutlaka.
    Harıkulade bir yazı okurken tıtredım,sol yanına selam olsun.

Yorum Yap

Onur Karabıyık