418 Okunma

Gürpınar’ın Peşinden

1

 Gürpınar’ın Peşinden

Cuma’ydı. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın adadaki evine gittim. Heybeliada’ya. Panjurlarını kışa örtmüş köşklerin, ıssız bahçelerin önünden geçtim. Martılar tepemde ciyaklıyordu. Hasan amcayı gördüm, evinin önünü süpürüyordu. Kolay gelsin, dedim. Gülümsedi, neşeli bir yüzü vardır Hasan Amcanın. Kemikli elini kaldırdı; sağ ol kızım, sağ ol, dedi. Geçip gittim yanından.

Asfalt yol, çiseleyen yağmurun altında önüm sıra uzanıyordu. Parlaktı. Kıvrılarak gidiyordu. İleride, ucunun ormana doğru büküldüğü yerde parlaklığı kesintiye uğruyordu. Devam ettim. Yol çatallandı. Tam çatalında durdum, hangi yöne gitmem gerektiğini anımsamaya çalıştım biran. Uzun zaman önceydi, ta liseli yıllarımda gelmiştim buraya. O zamanlar yazarın isminin verildiği okulda okuyordum. Sonunda üstteki yoldan gitmeye karar verdim. Ormanın içindeydim şimdi. Hava serin ve berraktı. Çam ağaçlarından, otlardan hafiften bir koku yayılıyordu ortalığa. Başımı göğe çevirdim. Çamların üstü küçük-sert- kabuklu kozalaklarla doluydu. Dallara tutunmuş, mavi fon üzerinde sallanıyorlardı. Her zaman çok sevmişimdir bu görüntüyü. Belki de çocukluğumdan kalma anı parçalarıyla yüklü olduklarından. Bilmem ki…

Ormanın içinde, bu eğri büğrü yolda yürürken Hüseyin Rahmi’yi düşünüyordum. Heyecanlıydım da. Sanki orada bahçeyle uğraşırken ya da denizi izlerken bulacaktım onu. İçimde, ona dair eskiden kalma bir his vardı nedense. Dünya’nın orta yerine düştüğümü sandığım o yıllardan kalma.

Her sabah okulun girişindeki levhada görürdük adını; Hüseyin Rahmi Gürpınar Lisesi. Haftanın iki günü önünde dizilir, çatlak seslerimizle bağıra bağıra İstiklal Marşı’nı okur, arada gözlerimiz öğretmenlerimizin ciddi yüzlerinde dolanır, arkadaşımızın bayrağı tutan mağrur duruşunda durur, mavi üniformasının içindeki Menekşe ablaya takılırdı. Benim bakışım en çok onda dururdu. Gülümserdik inceden karşılıklı.

Hüseyin Rahmi’yi severdim, sevmesine ama merak etmezdim ne yazmış nasıl yazmış diye. Bilirdim sadece. Kitaplarda ya da gazetelerde onunla ilgili bir yazıyla karşılaşsam okumadan geçmezdim gerçi. Gene de daha derin araştırmaya ihtiyaç duymazdım. Şimdiyse ona gidiyordum.

Yolun ucundaki açıklıktaydı ev. Sırtını yamaca dayamış, yüzü denize dönüktü. Yalnızdı, tek başına. Sokağa açılan büyük balkonuysa harap haldeydi. Ölünceye dek burada kalmıştı Gürpınar. Hiç gitmemişti. Bir kez, sadece bir kez o da Hulusi Bey’in vefatından sonra gitmişti. Ama hemen dönmüştü. Belki de kendisine olan şey ona da olmuştu. Başka yerlere sığamamıştı. Özlemişti adayı; ahşap evlerin içinde sürüp giden bilinmez tıkırtıları, çam ağaçlarının uğultusunu, boş sokaklardaki sessizliği… O sessizliği yırtan ayak seslerini, püsküllü- kırmızı tavanlı faytonları…

Bahçe duvarının dibindeydim. İyi ki de gitmemişti. Gitmiş olsaydı bütün o şeyler, geride-arkada bıraktıkları; İstanbul’un mahalleleri, kadınları, çocukları önce ona değip sonra ak kâğıda düşebilecek miydi?

Belki de Miralay Hulusi Bey’in odasını kimsenin havalandırmayacağını düşündüğünden geri dönmüştü. Kitaplarını, gazetelerini kimseye emanet edememişti. Onca emek verip ördüğü gül rengi yatak örtüsünü, dantellerini, işli yastıklarını, vazo kılıflarını bu nemin içinde bırakmaya gönlü razı olmamıştı bir türlü. Belki de sırf onu, o her gün aynı saatte-tam balkona çıktığı sırada- önünden gelip geçen genç kadını bir daha göremeyeceğinden dönmüştü. Aşktan değil, sırf meraktan.

İçerdeyken bir fotoğraf gözüme çarpmıştı. Öteki her şeyden farklı gelmişti gözüme. Sararmış, kenarları yer yer yıpranmıştı. Arkasını çevirip baktığımda, sağ alt köşesinde Heybeliada, 1925 yazıyordu.

Balkonda oturan bir adam,

Açık balkon kapısından görünen bir kanepe,

Kanepede uyuklayan bir kedi,

Ben bakarken adam başka yere bakıyordu. Kendisini gördüğümden habersizdi, kedi de öyle. Adam dışarıdaki bir yere odaklanmıştı. Belli ki birini bekliyordu.

Balkonda oturmuş bekliyordum, fotoğrafım çekilmiş. Saatiydi, az sonra geçecekti buradan. Arkamdaki açık balkon kapısından içerisi görünüyor. Panjurların kanatlarını bu sabah katlayıp mandalladım, malum lodos mevsimi. İçerisi loş. Kediler loşluğu sever. Bilirsiniz.  Kanepede boylu boyunca uzanmış, uyukluyor. Sokak tenha. Her an gelip geçeceğini düşünerek heyecanlanıyorum. Gözüm sokağın en dibindeki açıklığı araştırıyor. Merakla bakıyorum oturduğum yerden. Siz efendim, siz neyi seyrettiğimi ya da kimi beklediğimi biliyor musunuz?

Fotoğraftaki o olmalı diye düşünmüştüm; Hüseyin Rahmi”nin kendisi. Oturuşu mesafeli. Titiz, kibar.  Yarım bir tebessüm yayılmış yüzüne. Dengeli. Zarif, ince bir yumuşaklık vardı bakışlarında. Hafifçe öne eğilmişti, ötelere bakıyordu. Birini beklercesine. Kimdi acaba beklediği?

Bekliyorum hala. Umutsuzluğa düşüyorum. Gelmeyecek diye.

Sizse evin geniş ıssızlığındasınız hala. Bakışlarınız orada takılı kalmış. Evin açık ağzı gibi duran bu balkonda neler çektiğimi bilmezden gelirsiniz. İçerideki boşlukta asılı duran yalnızlığımla meşgulsünüz. Bekleyişimdeki mananın ne olduğu ilgilendirmiyor sizi. Zaten bende gizli o. Siz efendim, ona ne ad vermek isterseniz onu veriniz, özgürsünüz bu mevzuda. Ama onun yalnızca bana ait olduğunu, benim bilgim dâhilinde olduğunu bilirsiniz hiç kuşkusuz.

Daha dikkatli bakacak olursanız, bu büyük, geniş evdeki bir-başınalığımı kavrayabilirsiniz, onun ne kadar eski bir his olduğunu, ta, geçmişten gelen kadim bir duygu olduğunu ayırt edebilirsiniz. Yine de siz bilirsiniz, mademki fotoğrafı çeken sizsiniz…

Ben miydim? Ona bu kadar -fotoğrafını çekecek kadar- yakın olan. Öyleyse küskünlüğünü, karamsarlığını neden bilmezden geliyordum?

Salonun ortasındaki yemek masasına oturdum. Her şey hazırdı; şamdanlar, tabaklar, çatal, bıçak… Kenarı işli peçeteyi açıp dizlerime serdim. Bu kez dinleyecek, anlayacaktım onu. Neden adaya geldiğini, neden buradan gidemediğini… Fotoğrafı masanın köşesine yerleştirdim. Arada göz ucuyla bakıyordum. Boş binanın içinde küçük tıkırtılar, fısıltılar, belli belirsiz adını koyamadığım bir şeyler vardı. Kulak kesildim. Ayak sesleri… Yukarıdan geliyordu.  Yalnız değildim bu evde. Balkona doğru yöneldi.

  Hanımefendi;

 Mademki çektiniz, öyleyse size bir-iki şey söylememe izin veriniz. Bu fotoğrafı sadece size görünen kısmıyla sevin isterim. Evle dışarısı arasındaki bu küçük balkonda oturan bu adamın gördüğünden ötürü değil yoksa.  Sadece size verileni, gözbebeklerinize yerleşeni sevin isterim. Sırtımı döndüğüm içeriyi ve onun sakladığı, göstermekten ürktüğü şeyi bilmeseniz de olur. Biliyorum size bunların göründüğünü. Ama neden çektiğinizi, orada neyin size tuhaf ve çekici geldiğini de merak ediyorum doğrusu. 

 Yine de hakkınızı yememeliyim. Tek başınalığımı ne de güzel düşürmüşsünüz fotoğrafa. Sahi, beklediğim o saat geldiğinde lodosun suyun yüzeyini titreterek yaklaşmakta olduğunu nereden bildiniz? Sonra mandalladığım halde gıcırdayarak açılıp-kapanan panjurların sesini… Neden hala gelmediğini merak ettiğimi de.

Dizimdeki peçeteyi katlayıp masaya, fotoğrafın yanına bırakıyorum. O anda tatlı, sıcak bir rüzgâr balkonun açık kapısından içeriye doluyor. Kedinin tüylerini üflüyor. Gri, beyaz bir dalga beliriyor kedinin sırtında. Aynadakinin de öyle. Adanın bütün ağaçları, dalları, yaprakları şöyle bir hışırdıyor rüzgârda. Ürperiyorum. Ardımdan kapıyı kapatıp çıkarken evin içi bu seslerle doluyor.

sblunal34@hotmail.com

SOSYAL MEDYA"DA PAYLAŞ:

1 Yorum

  1. Enver Özsoy on

    Değerli yazarımızın Büyük ustanın Heybeli adadaki panjurlu,gizemli köşkünün ziyaretiyle oluşan hayali söyleşiler,yılların ve anıların yorgunu köşkteki objelerin dikkatle gözlendiği çok hoş bir öykü.Herbir eşyanın yazarımızda uyandırdığı ve başarıyla sözcüklere döktüğü duygu yüklü anılar.Rengi solmuş kenarı sararmış arkasında Heybeli 1925 yazan bir fotoğraf bile ne anılar gizliyordur.Yıllardır adının verildiği okulda okuduğu halde ancak büyüklüğünün ayırdına vararak sessiz tenha Yolun sonundaki panjurlu ,balkonlu, gizemli köşke girip hayalindekibüyük usta H.Rahmi Gürpınarla sözcüklerden ziyade duygularla buluşup görüşmesi hem yeni bir teknik he mde yazarımız Sn Sibel Ünal ın ustaya bir vefa borcu olarak yorumluyorum.Sn.Ünal sayfalara sığmayacak duyguları,heyecanları satırlara ustalıkla sığdırıyorsunuz.Bu da sizin farkınız olsa gerek.

Yorum Yap

Sibel ÜNAL