198 Okunma

Marilyn Monroe “Kadının Sureti”

0

Merhaba,

Marilyn’i yazmaya karar verdiğimde çok kolay olmayacağını biliyordum. Öyle ki sarışınları sevmeyen annemin, herhangi bir sarışının güzelliğinden söz eden birisine “Aman, güzelmiş, sarışın işte…sanki Marilyn Monroe!” dediğini kaç defa duyduğumu anımsamıyorum. Onu yazmak için öncelikle bir süredir hakkında yazılanları okuyorum. Ne çok bilmediğim yanı varmış, etekleri uçuşan kanatsız perinin…Çiçeklerle ilgili de bir yazı yazmam gerek bu yazıdan sonra, buna karar verdim. Hep söylenir “kadın çiçektir” diye ve biz kadınların da çiçek sevdiği söylenir. Kızıyoruz biz bu söyleme. O öyle değil aslında, biz kadınlar çiçek değiliz, o kadar savunmasız ve narin. Hayır. Çiçek severiz ancak, çiçekten çok, “çiçek vermeyi düşünen” erkekleri severiz. Hatta onları bakıp yetiştiren (bahçe olur, yoksa balkon, ya da bir cam önünde bile), ölmesin diye “canlı çiçek” veren erkekleri…Veremese de çiçekler içinde çayını yudumlarken bizi “düşündüğünü söylemekten çekinmeyen, içten” erkekleri. Evet, işte böyle…Marilyn de çiçeksever bir erkeği sevmiş. Bu sözleri yazmaktan o yüzden kendimi alamadım.

“Marilyn Monroe Joe DiMaggio ile boşanmıştı fakat yeniden evlenmeyi düşündüğü biliniyordu. Ölümüyle sarsılan DiMaggio, Monroe’nun mezarına 20 sene boyunca çiçek yolladı.” diyor az önce okuduğum yazı…Onunla, yeniden evlenmeyi düşünmekte haklıymış demek ki. Ne dersiniz?

Günümüzde bir deyim var; ”aptal sarışın”, oynadığı filmlerdeki seksî ama sevimli rolller yüzünden üstüne yapışan bu terimi ilk defa, bile-isteye o başarıyla taşıdı. Bunu özellikle yapan Marilyn ilginç bir yaşam öyküsüne sahip. Hiç de öyle aptal şarışın falan da değil üstelik. Aslında akademik eğitim görmüş, entellektüel erkekleri seven, edebiyat meraklısı, her şeyden haberdar ve mükemmeliyetçi bir kadın bugün izini süreceğimiz…Çok güzel bir başka deyim var onun için ve ben onu seviyorum: ”kadının sureti” Evet, bence bu çok daha güzel betimliyor o eşsiz kadını. Kayıtsız kalınamayacak güzelliği ile bir zamanlar kasırgalar estiren, herkesin başını döndürmüş bir güzellik. Kim ne derse desin sevildiği yadsınamayan, adının geçtiği her yerin hilafsız konusu olabilen, kadın figürü olarak ilk akla gelen kadın. Hattâ belki kadın sözcüğünün karşılığı, Marilyn Monroe. Herşeyden önce onun baş döndüren bir aurası var. Böylesine mükemmel andığımız kadının elbette sıradışı bir hayat hikayesi olmalıydı, ve öyledir…

Marilyn Monroe 1926 senesinde Haziran’ın ilk günü Los Angelos-California’ da doğdu. Doğduğunda babası Edward Mortensen (aslında başka bir kişi daha vardır babası olarak annesi tarafından telâfuz edilen) annesi Glady’s Baker’i  çoktan terkedip gitmiştir. Çocukluğu sefalet ve açlık içinde geçerken annesini de kaybetmesiyle başlayan trajedinin etkisini tüm hayatı boyunca hissetmiş Monroe.  Asıl ismi Norma Jeane Mortensen. Baz ı yerlerde yazıldığı gibi annesi onu dünyaya getirirken ölmemiş.  Annesi yoğun bir sinir krizinin arkasından hayatından ayrılınca, çoğunlukla yetimhanede büyümek zorunda kalmış. (8-9 yaşlarına denk gelir bu başlangıç) 1935 yılında Marilyn’in ilk kaldığı yetimhane olan Los Angeles Kimsesizler Yurdu, 1956’da yeniden inşa edilmiş olup; Hollygrove Kimsesizler Yurdu olarak halen hizmet vermekte. Norma, yasalar bir aile belirleyene dek tam onbir üvey ailenin yanında yaşadı. Kâh bir akraba evinde kâh yetimhanede geçen zor yıllar boyunca çok acılı bir yaşamdı onunki. Dile kolay sekiz yaşında iken bir yakınının tacizine uğramak…çok az kişinin hayatı boyunca umursamadan taşıyabileceği bir yüktür. Elbette Norma da etkilendi o çocuk yaşından başlayarak yaşadığı kötülüklerden ve zorluklardan… Kimse durduk yerde sakinleştirici almak zorunda kalmaz ki. O da hayatı boyunca ilaçlarla yaşamak zorunda kalanlardan biri maalesef…Marilyn’in hayatı aslında doğduğunda değil, annesi Glady Pearl Baker’e şizofreni teşhisi konulduğu gün başladı. Çünkü o gün Marliyn bundan sonraki hayatını yetimhanlerde ve bakıcı ailelerin yanında geçirmek zorunda kalacaktı.

Yedi yaşına kadar aşırı dindar olan Albert – Ida Bolender çifti ile yaşadı. Sonra annesi bir ev alıp onu yanına aldı, birlikte yaşamaya başladılar. Ancak annesinin akıl hastalığı her gün biraz daha kendini hissettiriyordu. Glady’i tekrar akıl hastanesine yatırmak zorunda kaldılar. Yeni evi annesinin en yakın arkadaşı Grace McKee idi. Grace evlenince ise yetimhane… Grace pişmanlık yaşayıp iki yıl sonra onu tekrar eve getirdi. Ama bu sefer de Grace’in kocası Ervin’in tacizine uğradı. Yaşadığı bu acı olayın üzerine halasına gönderildi. Ancak burada da halasının oğulları tarafından taciz edildi. Norma, yaşadığı psikolojinin ağırlığına bakılmaksızın oradan oraya sürüklendi. Küçücük bedeninde açılan yaralarla göçmen bir kuş gibi yaşıyordu, oradan oraya… Halasından sonraki durağı Grace’in yaşlı halası Ana Lower oldu. Ana gerçekten çok yaşlıydı. Bir süre sonra sağlığı bozulmaya başladı ve Norma Grace’in yanına dönmek zorunda kaldı. Tekrar yetimhane yolları … şeklinde özetleyebiliriz o günleri. Böyle bir hayattı onunki. Radikal bir karar alarak bir daha yetimhaneye dönmemeyi aklına koydu ve buna çare olarak da saçma sapan bir evliliğe kucak açtı. (yağmurdan kaçarken doluya tutulmak diyorum buna) Norma, 1942’de komşunun yirmibir yaşındaki oğlu Jim Dougherty ile kısa süreli bir flörtten sonra evlendi. Göçebe hayatını yerleşik bir hayata taşıyacağına inanan genç bir kız olarak yeni evine taşındı. Tam olarak onaltı yaşında idi. Ona tek bir sözle hitap etti birlikte oldukları dört yıl boyunca: ”DADDY” Jim Dougherty bu durumdan hiç memnun olmasa da, Norma evli oldukları yıllar boyunca kendisine “babacık” anlamına gelen “daddy” kelimesi ile hitap etti. Boşandılar…

Boşandıktan sonra artık kendi ayakları üstünde durabilmeliydi. Fabrikada çalışırken Howard Hughes tarafından keşfedildi ve fotoğrafları çekildi The Blue Book mankenlik ajansına girerek modellik yapmaya başladı ve oyunculuk – şarkıcılık kurslarına kaydını yaptırdı. Modelliğe adım attı ve adını Marliyn Monroe olarak değiştirdiler. “Yazmayı bile zor becerdiğim bir isim bu” dediği “Marilyn” adını pek istemese de aldı, soyadı olarak da annesinin kızlık soyadını seçti, “Monroe”. Yirmi yaşındaydı ve artık o MARILYN MONROE idi. İlk filmi “Shocking miss Pilgrim” adlı filmdir ve sadece bir sahnede , bir santral memuresi olarak görünür. İlk filmlerinde pek önemli roller almadı ama o model ve sinema starı olma yolundan hiç vazgeçmedi. Onun çabalarını Edith Piaf’ a benzetiyorum. Yılmadan azimle çalışmak, çalışmak ve başarmak…Hiç bir zorluğa pabuç bırakmamak, başarının tek yoluydu…

Kısa sürede The Blue Book ajansının başarılı modellerinden biri oldu. Fotoğrafları magazin dergilerinin sayfalarını süslemeye başladı. Bu fotoğraflar 20th Century Fox yöneticisinin dikkatinden kaçmadı. Ben Lyon, Marilyn için bir deneme çekimi ayarladı ve altı aylık bir kontrat imzaladılar. Marilyn, Ben’in önerisiyle artık gerçekten Marliyn Monroe oldu.

Birlikte ”Scuda Hoo! Scuda Hey!” ve “Dangerous Years” adlı iki film çektiler. Ancak bu filmler başarısız oldu ve Marilyn Monroe sinemadan uzaklaştı. Çünkü Fox şirketi Marilyn ile yeni bir kontrat imzalamıyordu. Marilyn de modelliğe devam etti. Bir yandan da oyunculuk eğitimini sürdürdü. Bu dersler ona ”Ladies of the Chours” filminde ilk kez şarkı söyleme ve dans etme imkanı verdi. Bunun arkasını ”The Aspalth Jungle” ve ”All About Eve” izledi. Bu iki filmde aldığı kısa rollerle Marilyn eleştirmenlerin özellikle dikkatini çekmişti.  ”We’re not Married!”, ”Love Nest”,”Let’s Make It Legal”  , ”As Young As You Feel” filmlerinde küçük rollerde göründü. Daha sonraki filmi ”Clash of Night”… ve Fox bünyesinde ”Monkey Business”.

Bundan sonrası onun meşhur olduğu dönemdir ve onunla çalışmanın sıknıtılı olduğu bir dönem. Sürekli setlere geç kalan  ya da hiç gitmeyen, repliklerini unutan, performansı onu tatmin edene kadar tekrar çekimler isteyen bir stardı artık… Uykusuzluk ve gerginlik için kullandığı barbitüratlar ve amfetaminler onu çekilmez biri yapmıştı. Sahne korkusu, kendine güvensizliği ve bunlara inat mükemmelliyetçi yapısı film setlerinde kendini gösteriyordu. Duygularını, davranışlarını düzenlemeye geçici olarak bulduğu çözümler giderek onu hasta ediyordu. O yıllarda nerdeyse herkes ilaç kullanıyordu ancak o ilaçla birlikte alkol de aldığı için günden güne kötüye gidiyordu. 1952 yapımı ”Don’t Bother to Knock” filmi ile Marilyn sonunda psikolojik sorunları olan bir çocuk bakıcısı rolüyle, başrolde oynadı. Düşük bütçeyle yapılmış bir filmdi, ancak bu filmden sonra eleştirmenler Marilyn’in daha büyük rollerde de oynayabilecek potansiyelde olduğunu yazdılar. O meşhur bir aktristti artık. 1953 yılında oynadığı ”Niagara” filmi. Eleştirmenler bu kez onun kamerayla müthiş uyumundan çok etkilenmişlerdi. Kocasını öldürmeye çalışan bir kadını canlandıran Marilyn Monroe, adeta kameralarla aşk yaşıyordu. Bu uyum onun şöhretini tamamen perçinledi adeta.

Doğuştan şanssız insanlar vardır, Marilyn de onlardan birisi olduğu için şöhretinin en zevkli basamağındayken bir zamanlar verdiği seksi pozlar ortaya çıkıverdi köşelerinden. Olası bir skandalı son anda basına verdiği ifadelerle engelemeyi başardı. Verdiği pozları kabullendiğini, ancak bunu parasız kaldığı için yaptığını açıkladı. Hattâ bu pozlar daha sonra Playboy dergisinin ilk sayısında yayınlandı. Gören bilenler vardır mutlaka. Güzel fotoğraflardır.

Şöhretinin meyvelerini tatlı tatlı yiyen Marilyn basamakları keyifle tırmanmaya devam ediyordu. Çok zorlu yollardan bulunduğu noktaya, her düştüğünde kalkmasını bilerek gelmişti. ”Gentlemen Prefer Blondes”(Bazıları sarışın sever)  ve ”How to Marry a Millionaire” (Bir milyonerle nasıl evlenilir) büyük başarı kazandı. Bu filmlerin de başarısıyla artık Marilyn star sınıfı aktrisler kategorisinde anılmaya başlandı.

Bu filmlerden sonra ”River of No Return”(Dönüşü olmayan nehir)  ve ”There’s No Business Like Show Business” adlı filmleri başarılı olamasa da bunun bir önemi yoktu. O artık tam anlamıyla adını Marilyn Monroe olarak A sınıfına yazdırmıştı. O zamanlar uzun süredir birlikte yaşadığı beyzbol yıldızı Joe Dimaggio ile ikinci evliliğini yaptı, bu kez Marilyn olarak… Ancak bu evlilik de sadece 9 ay sürdü.

New York’a oyunculuk okumaya gitti. Marilyn, stüdyo başkanı Zanuck’un kendisine ayarladığı aptal şarışın rollerinden çok sıkılmıştı. 1955’te ”The Seven Year Itch” filmini tamamladı ve kontratını iptal etti. New York’a ”Actor’s Studio” da oyunculuk okumaya gitti. O “aptal sarışın” durumundan sıkılmış olsa da bugün Marilyn Monroe hâlâ bu filmler ile hatırlanıyor ve seviliyor.

Marilyn New York’daki oyunculuk eğitimi sırasında yazar Arthur Miller ile tanıştı. Arthur Miller daha sonra Marilyn’in üçüncü eşi oldu. İşleri başarısız olan Zanuck, Marilyn’i geri dönmesi için ikna etme çabası içindeydi. Özellikle ”The Seven Year Itch”ın başarısından sonra (“Yaz Bekârı” olarak izledik, hani şu çok meşhur etekleri havalanan beyaz elbiseli sahne… hattâ ikinci eşi buna kızarak ona şiddet uygulamıştır) Zanuck, Marilyn’in tüm şartlarını kabul eden bir kontratla onu Fox’a döndürdü… Marilyn, Fox ile anlaşması üzerine 1955’te ”Bus Stop” filminde oynadı. Bu filmdeki salon şarkıcısı Cheire rolüyle eleştirmenlerin ilgi odağı olan Marilyn, yine övgülere boğuluyordu. Altın Küre Ödülü‘ne aday gösterilmişti.

Marilyn, aldığı mükemmel övgüleri kalbine doldurup eşi Arthur Miller ile Londra’ya gitti. Burada Laurence Olivier ile ”The Prince and the Showgirl” adlı filmi yaptılar. Bu filmle Oscar denkliğinde kabul gören İtalyan David di Donatella ve Fransız Crystal Star Ödülleri’ni kazandı. Ayrıca İngiliz BAFTA Ödülü’ne de aday gösterildi. Londra dönüşü hamilelik sandığı bir dış gebelik yaşadı.

1959’da ”Some Like It Hot” filmi, Billy Wilder yönetmenliğinde kariyeri boyunca oynadığı en başarılı film oldu. Hatta bu filmdeki rolüyle Altın Küre de kazandı. Bu filmi hepimiz biliriz mutlaka, “Bazıları sıcak sever” adıyla izledik biz onu. Bu arada ruhsal düzensizlikleri yine had safhadaydı ve tekrar bir hamilelik ve sonuçta düşük…İyice sarsılan bir Marilyn vardı artık. Bu filmden sonraki ”Let’s Make Love” ziyadesiyle başarısızdı. Ama buna rağmen filmde söylediği ”My Heart Belongs to Daddy” şarkısı ile yine adından söz ettirmeyi başardı. Harika bir şarkıdır. Bu filmin bir ilginç yanı da rol arkadaşı Yves Montand ile yaşadığı yaşadığı yasak-aşktır şüphesiz… Duygusal bir kadın için olası ise, kaçınılmazdır aşk.

”The Misfits” filminde Marilyn, çocukluk idolü Clark Gable ile başrolü paylaştı. Yıl 1961, senaryosu eşi Arthur Miller’e ait oaln bu filmden sonra eşiyle boşandıklarını biliyoruz. Başarısız bir film olarak anılabilir. Marilyn, Arthur ile ayrı olmanın sızısını taşıyamıyordu. Belki de çocukluğundan beri içinde taşıdığı her şey gün yüzüne çıkmaya başlamıştı. Boşanma sonrası yaşadığı depresyon sebebiyle bir süreliğine tedavi için Payne Whitney Kliniği’ne yatırıldı.

1962 de  ”Something’s Got to Give” adlı komedi filminde oynamaya karar verdiğinde Marilyn, aynı zamanda ilk çıplak sahnelerinin de çekilmesini kabul etmişti. Ancak bu film asla tamamlanamadı. Çünkü Marilyn sete gecikmeleri abarttı. Hattâ bir gün hasta olduğunu söyleyerek sete gitmediğinde, hakkında aşk söylentileri olan J.F.Kennedy‘in doğum gününde şarkı söylüyordu. Bunun üzerine Fox, Marilyn’i kovdu. Ona tazminat davası bile açıldı. Fox, filmi tamamlamak için başka bir oyuncuyla anlaşsa da filmdeki rol arkadaşı Dean Martin başka bir aktrisle çalışmayı kabul etmediğinden Marilyn yeni bir sözleşmeyle işe geri alındı. Ancak bu da filmi tamamlamaya yetmedi. Film çekimleri tekrardan başlamamıştı ki, Marilyn yüksek dozda aldığı sakinleştirici sebebiyle 5 Ağustos 1962’de Brentwood, Los Angeles’teki evinde hayata gözlerini kapadı. Henüz 36 yaşındayken…Ölümünün ardından yapılan otopsinin raporlarına göre, Marilyn yüksek dozda barbitürat alarak intihar etmişti. Ancak olay yerindeki delil yetersizliği, otopside alınan dokuların kaybolması ve görgü tanıklarının çelişkili ifadeleri yaşanan olayın intihar değil de cinayet olabileceğini düşündürdü. Hattâ Kennedy ailesinin bu cinayetle bir ilgisi olduğuna dair kanıtlanmamış birçok iddia bile öne sürüldü. Tek bir gerçek varsa, o da Marilyn Monroe’nin çok erken yaşta öldüğüdü ve geri gelmeyeceğidir. Ne yazık!

Marilyn’in bedeni eski eşi Joe Dimaggio’ya teslim edildi. Joe, Marilyn için bir cenaze töreni düzenledi ve 8 Ağustos günü Westwood Village Memorial Park Mezarlığı’na defnetti…Yirmi yıl boyunca da her gün ona çiçek yollamayı hiç unutmadı o güzel adam…

Bir idol, bir ikon, kadın deyince akla gelen ilk figürdü o. Hakkında az bilinen bir takım gerçekler de var tabii. Hiç bir şey ve hiç kimse gördüğümüz kadar değildir şüphesiz, o da öyleydi tabii ki…

*Bir hayvanseverdi. Çocukluğunda Tippy adını verdiği bir köpeği vardı, son filminde de o isimde bir köpek vardı. İsmi Maf olan bir başka köpeğini ise kendisine Frank Sinatra armağan etmişti.

* “Breakfast at Tiffany’s” de Audrey Hepburn’den önce o düşünülmüştü…

  • Akademik eğitimini Kaliforniya Üniversitesi’nde aldı. Bugün UCLA kısa ismiyle bilinen okulda Monroe, Rönesans Dönemi Sanatı ve Edebiyat alanında derslere katıldı.

*Monroe edebiyatla bağını hiç kesmedi. Kütüphanesinde dört yüzden fazla kitabı olan Monroe’nun Dostoyevski, Salinger, Tolstoy, Hemingway ve Kerouac favori yazarlarındandı. O entellektüel erkekleri seven bir kadındı. Shelley Winters ile birlikte yaşadığı dönemlerde hazırladıkları “çekici erkekler” listesinde Marilyn Monroe’ya ait olan kısımda Arthur Miller ve Albert Einstein ilk sıradaydı.

*Şarkısının aksine, mücevherleri hiç sevmez, takmaz ve edinmezdi. 1999’da yapılan açık artırmadaki kayda değer iki takı, Joe DiMaggio’nun ona aldığı yüzük ve inci bileklikti.

*“Onunla ilgili bulduğum her şeyi okumak istiyorum.” dediği bir kahramanı vardı: Abraham LINCOLN

*1949 senesinde Playboy için verdiği pozdan kazandığı para yalnızca 50 dolardı. Sonrasında Hugh Hefner o fotoğrafı 500 dolara satın aldı.

*Solaktır ve parfümü yanından hiç ayırmadığı, günümüzün de en klas kokularından olan Chanel:5 adlı Dior’dur.

* Öldüğünde Frank Sinatra’ nın plağını  dinliyordu. Odasında bulunan kitaplardan biri de Harper Lee’nin “Bülbülü Öldürmek” adlı romanıydı.

*1999’da PEOPLE MAGAZINE- “Dünyanın En Seksi Kadını”,  PLAYBOY- “Yirminci Y.Y.’ın En Seksi Starı”-seçti onu.

*Elton John da “Candle in the wind” adlı şarkısını ona ithafen söylemiştir…

Evet, yaşamının izlerini sürmeye çalıştığımız bu güzel kadın bugün hâlâ yaşayan bir kadın olabilirdi, bu yıl doksanbir yaşında olacaktı. O hareketli, acılı ve bir o kadar da açıklığı içinde gizemli yaşantısının gözyaşlarını içine akıtarak kimselere göstermedi, depresyonda olduğunu bildi herkes sadece… Güzelliğini aktarmayı seven o kameralara Marilyn hep güldü.

İtiraf ederim ki; kendi adıma henüz ondan daha güzel gülen bir sarışın, daha da doğrusu, her şeyiyle daha güzel bir sarışın görmedim… Bu konuda da belki anneme benziyorumdur, kimbilir?

SOSYAL MEDYA"DA PAYLAŞ:

Yorum Yap

Suna TEPE